Sevdiğim Tarih

Oldum olası sevdim tarihi, tarih derslerini, tarih okumayı. Öğrencilik yıllarımda en sevdiğim ve en başarılı olduğum derslerden biriydi tarih. Kimbilir belki hep geçmişte yaşama isteğimden ya da on yıl önce bugün ne yaptığımı bile hatırlayacak bir hafızaya sahip olmamdan. Tarihlerle aram olması gerekenden daha iyi. Detaylarına kadar malesef hangi tarihte ne olduğunu hatırlayabiliyorum. Üstelik bunu hiçbir özel çaba göstermeksizin yapabiliyorum. Bazen kendimi günlük gazetelerin “Tarihte Bugün” köşesi gibi hissedişim de bundan.

Eh durum böyle olunca da tarihi kitaplar, tarihi filmler, belgeseller, diziler oldukça fazla ilgi alanım içerisine giriyor. Televizyonla aram iyi olmamasına rağmen üzerinde çok yazılan, konuşulan ve çok tartışılan son dönemin en ilgi çekici dizisi “Muhteşem Yüzyıl” ı izlemeden geçemiyorum. RTÜK’e 2010 yılının dokuz aylık döneminde farklı konularda toplam  64 bin şikayet bildirimi gelmişken sadece bu dizi için 25 günde  74 bin şikayet yapılmış. Tüm bu tartışmalardan uzak, sessiz sedasız izliyorum ben diziyi.

Dün akşam yayınlanan son bölümü izlerken Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait okul yıllarında tüm öğrendiklerimi, sonrasında da merakımdan okuduklarımı, izlediklerimi düşündüm bir bir. Döneme damgasına vuran aşkları, padişah annelerini, yapılan yenilikleri ya da gericilikleri, tarihe mal olmuş diyalogları geçirdim aklımdan. Ve birden ortaokul yıllarıma  gittim hafızamın o karmaşık koridorlarında. Dönem ödevi olarak tarih öğretmenimiz öğrenci numaramıza göre sıra ile her birimizden bir padişahın dönemini anlatmamızı istemişti. Yoklama sırasında dokuzuncu sırada olduğumdan benim payıma dokuzuncu padişah Yavuz Sultan Selim düşmüştü.

Yapılan sunumlarda farklı olmak, dinleyeni uyutmamak, dikkatini canlı tutmak ve mutlaka ilginç bir anekdotla sunumu perçinleştirmek isteğimden kaynaklı, tarih gibi çoğunluğa sıkıcı gelen bir dönemi farklı anlatmamın çok daha etkili olcağını düşünmüştüm. Dinleyenlerin sanki bir kitaptan okurmuşçasına her yerde bulabildikleri bilgilerden çok bilmediklerini su yüzüne çıkarmak için sıvamıştım kollarımı. Günlerce Yavuz Sultan Selim dönemiyle yatıp kalkmıştım adeta, üstelik kutsal bilgi kaynağımız “Gogıl” henüz icad olmamışken… Kütüphanelerde, bulabildiğim her kaynakta bu dönemi günlerce okumuştum. Sıradışı bir sunum yapmanın öğretmenin nazarında bir risk taşıdığını bilsem de onaylanmamayı da göze almıştım doğrusu.

 

 

Sunuma Yavuz Sultan Selim’in  fotokopiyle büyütüp çoğalttığım resmini tahtaya asarak başladım. Ve ilk cümlem bir soruydu;

“Yavuz Sultan Selim dışında küpe takan başka bir Osmanlı Padişahı var mı?”

Ve;

“O dönemde bir Osmanlı sultanının küpe takması normal mi sizce veya neden takmış bu küpeyi?”

Bu sorularla farklı bir başlangıç yapmıştım, tarih kaynaklarına küpeli resmiyle yer eden Yavuz Sultan Selim’i anlatmaya.

(Şu an hangi kaynaktan bulduğumu hatırlayamadığım) Bir rivayete göre;  

Yavuz Sultan Selim henüz Trabzon’da şehzade iken  İran’daki Safevi Hükümdarı Şah İsmail’in kendileri için bir tehdit olduğunu düşünüyormuş. Satranca çok meraklı  ve bu konuda ün yapmış olan Şah İsmail’i daha yakından tanımak için tedbili kıyafetle  Tebriz’e giden Selim, Şah’ın karşısına çıkmış satranç oynamak için. İlk oyunda özellikle kendi hatası ile Şah’a yenilince Şah İsmail ayağa kalkıp Selim’e bir tokat atmış; “Kendi hatalarından ders almasını bil” demiş. Yavuz Sultan Selim’in sol tarafına yediği tokadı unutmamak için sol kulağına küpe taktığı rivayet edilir. “Kulağına Küpe Olsun” deyiminin de buradan geldiği söylenir. Sonraki iki oyunda Şah’ı mat eden Selim’e Şah tarafından bir kese altın verilmiş ve Selim, saraydan ayrılmadan bir taşın altına bu altın kesesini saklamış, “Gün gelecek bu altın kesesini buradan alacağım” demiş. Padişah olduktan sonra yaptıkları savaşta  Şah İsmail’i yenmiş ve onun  sarayına girerken de daha önce içinden geçirdiği gibi o altın kesesini sakladığı yerden almış.

Elbette böyle bir rivayet ile başlayan sunumumu sonrasında Yavuz Sultan Selim’in  yaptığı savaşlardan, dönemin önemli olaylarından bahsederek sonlandırmıştım. Kimbilir belki hiçbir arkadaşım sonrasında Yavuz Sultan Selim’in yaptığı savaşları ya da o dönemde olan olayları hatırlamayacaklardı ama en azından o küpeyi neden taktığını sonradan anımsayacaklarına emindim.

İşte bana göre tarih çok düz bir anlatımla “bozguna uğratmak” tan, “sınırları genişletmek” ten, “fetihler” den çok daha farklı nüanslarda gizli. Kendi adıma tarih okumaya bunca meraklı olmamın temel nedeni, savaşın nasıl kazanıldığı, ganimetin ne kadar olduğu, harem hayatının nasıl olduğu ya da kimin kiminle neden savaştığından çok üzerinden dersler çıkarılabilmesi.  Ayrıntılarda gizlenmiş tarihi gerçekten çok seviyorum.

 

NOT: 

Bu yazıyı yazarken internet üzerinde yaptığım araştırmada, resimdekinin Yavuz Sultan Selim değil de Şah İsmail olduğu iddialarının yanı sıra küpenin takılış nedeni ve kulağına küpe olsun deyiminin çıkış noktası ile ilgili pek çok farklı görüşe de rastladım. Dedim ya rivayet olur ki….

Share
Bu yazı BeyazPerde & BeyazCam Yansımaları kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Sevdiğim Tarih için 8 cevap

  1. Klips küpe çıkalı artık hiç bir önemli söz ya da olay kulağa küpe olmaz oldu sevgili Nihansu’m.. mertlik bozuldu anlayacağın 🙂 Resimdeki şah ismail olsa ne olur olmasa ne olur.. değilmi ki cemil ipekçi bile kendisini yavuza benzetmişti!! 🙂
    Tarih dersini sevmene de hiç şaşırmadım kayıt cihazı gibi bir beynin olduğu için.. Amma… lâkin.. ödev sunumuna hayran oldum.. akılda kalıcı olmak senin genlerinde var anlaşılan.
    *****************************************
    Yazıyı okuduğunuzda tarih dersini sevmeme ve hafızaya dair bir yorum getireceğinize nedense emindim, ne de olsa biz bize benzeriz 🙂 Acaba akılda kalıcı olma genini sizden almış olabilir miyim Mamyciğim?
    Bunlar bir yana sizden ödev sunumuma ilişkin övgü almak çok mutlu etti beni. Bu arada laf aramızda o sunumun not karşılığı olarak 10 üzerinden 10 almıştım 🙂

  2. Abisi der ki:

    Sevgili kardiş;
    Okuyan çok yorum yapan az günümüz tarihinde; ben de yorum yapanlar loca’sına terfi edeyim madem 🙂
    kısaca şunu demek istiyorum:
    Tarih hakkında en sevdiğim söz; tarihi kim güçlüyse onun yazdığı… Biz Osmanlı’nın tarihiyle ilgili Türkçe kaynaklı kitaplarda övünüp dururken Osmanlı’nın yabancı yazarlar nezdinde bir parça daha farklı nasıl diyim; bir parça daha barbarlık soslu olduğunu gördüm. Dün Damla’nın anaokulu dergisinde Fatih Sultan Mehmed anaokulu çocuklarına “ben İstanbul’a girdim; kimsenin kılına dokunmadım, yüzyıllarca herkes mutluluk içinde yaşadı” diyor ; e öte yandan Lord Kinross’un kitabına Fatih yeniçerilere söz geçiremeyip 3 gün boyunca İstanbul’un yağmasını serbest bırakınca şehre girdiğinde; “Aman Allahım, ben nasıl bir şehri yağmalatmışım böyle?” diye gözyaşlarına boğulduğunu yazıyor. Hangisi gerçek tarih ?
    Aslında tarih’in nasıl subjektif birşey olduğuyla ilgili en eğlenceli kitap; ” Eğer öyle olsaydı” serisi… Müthiş !
    sevgiler
    ***************************
    Az yapılan ama öz ve çok güzel yapılan yorumlardan biriydi bu okuduğum. Benzer şekilde Bizanslı tarihçi Francis’in “Şehir Düştü” kitabını okumuştum, hatırlarsın. O kitapta da başka bir bakış açısıyla İstanbul’ın fethi değerlendiriliyordu, ne yalan söyleyeyim okuduğumda gözlerim dolmuştu. Çok güzel bir sözmüş tarih kim güçlüyse onun yazdığı sözü.
    Çok teşekkürler abisi anlam katan yorumuna.

  3. Özlem der ki:

    Savaşta kaç kafanın koptuğu kısmı değil savaşın neden çıktığı veya Osmanlı’ya ne kattığı önemliydi benim için…
    tarih kitapları revize edildi mi bilmem ama lise yıllarında okuduğumuz kitaplar gayet sıkıcı idi.
    Dizi hakkındaki tartışmaları yersiz buluyorum.
    Belgesel değil dizi..
    Günümüzün zihniyeti Osmanlı’nın böyle gösterilmesine karşıymış.
    Tarih kitaplarında anlatılanlara da ben karşıyım.O kadar abartı ve o kadar şahane ki
    Osmanlı nasıl batar tüh vah…
    Sunumunu ve yazını kutluyorum.
    *************************
    Malesef hala belgesel ile kurguyu birbrinden ayıramıyoruz. Hep bizim istediğimiz ya da olması gerektiği gibi yansıtılmasını istiyoruz ya da istiyorlar. Oysaki padişahların da bir insan, bir erkek olduğu ve pek tabi aşık olabilecekleri nedense kabullenilmiyor. Yalnız savaşlarda nasıl da darma duman ettiğimiz, parlak zaferlerimiz yazılsa çizilse ya da gösterilse isteniyor. Bu tartışmalardan uzak hatta çok uzak bir yerlerden izliyorum ben diziyi ve oldukça da başarılı buluyorum. Bu anlamda yorumunda yazdıklarınla paralel benim düşüncelerim de, çok teşekkürler Özlemciğim.

  4. ezgi der ki:

    Okuldaki küçük puntolu tarih kitapları,yerinden kıpırdamayan kısık sesli tarih öğretmenleri nedeniyle sevemedim tarih dersini!!!
    Ta ki dershane öğretmeninin tarihi zevkle anlattığı zamana kadar…
    Sunumunda ilgi çekmek amaçlı sorduğun soru zaten dinleyiciyi sana bağlayan en önemli etken.Nedense biz sormaktan çok sürekli anlatmayı tercih ediyoruz…
    Dizi hakkında konuşmam gerekirse,kitap okumaya yönlendirmesi bile başlı başına bir güzellik:)
    Ve çok haklısın;ayrıntılarda gizlenmiş tarihi ben de çok seviyorum…
    *******************************
    Bazen ne anlatıldığının değil nasıl anlatıldığının çok daha önemli olduğunu düşünüyorum Ezgiciğim. En sıkıcı konular bile anlatan kişinin iyi ya da başarılı anlatımı ile zevkli hale gelebilir. Aslında dizi üzerine yazılabilecek epeyce farklı konu var ki her biri ayrı bir yazı konusu bile olur.

  5. JİVAGO der ki:

    Lisede başarılı bir tarih öğrencisi olamamama rağmen sonradan ilgi alanımı çekti. Tarihini iyi bilmeyen milletler geleceğini de -ders çıkartıp- iyi belirleyemez derler.

    Belleği sizin gibi çok güçlü, saygıdeğer, şimdi rahmetli olmuş bir İstanbul beyefendisinden duymuştum; Üniversiteyi bitirdikten sonra 1930’lu yıllarda devlet tarafından Macaristan’a gönderilmiş. (Görevli olarak değil, üniv.birincilikle bitirdiği için.) Budapeşte’de Macar bir ailenin yanına yerleşmiş. Aile ve çevresindekilerinden, Türk olduğu için aşırı bir sevgi ve ilgi görmüş. Gözleri dolarak şunları anlatırdı:
    “Siz Türklerin himayesindeyken, adalet, bereket sevgi vardı. Ne zaman siz gittiniz her şey değişti….”

    İyi bir hafta sonu dileklerimle…
    **************************
    Güzel bir anekdottu, paylaşımınıza teşekkür ederim. Tarihin, ders çıkarabilmek, yaşanmışlıklardan şu anda da pay alabilmek adına objektif değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çok değil 90 yıl öncesine baktığımızda ülke olarak içinde bulunduğumuz durumu yeteri kadar özümseyemediğimizi bugün geldiğimiz konuma bakarak üzülerek söylüyorum. Ya tarihimizi iyi bilmiyoruz ya da biliyoruz ama birçoğunun işine gelmediği için bugün daha geriye doğru gitmekteyiz.
    Size de güzel bir hafta sonu diliyorum.

  6. Hürrem Sönmez der ki:

    Çok keyifli bir tarih yazısı Nihancığım eline sağlık, çok akıcı bir kalemin var 🙂
    karadeniz dayanışması, blogger kardeşliği 🙂
    *****************************
    Aaaa benim diyarlarımdan ve çok güçlü bir kalemden bir ses geldi, çok mutlu oldum ziyaretine.
    Çok teşekkürler hem sana hem de sayesinde yazılarınla tanıştığım abisine 🙂

  7. Tolga ACAR der ki:

    Bize bellettirilen tarih, başka bir deyişle resmi tarih ile “tarihi gerçekler” arasında önemli farklar olduğunu düşünüyorum.
    Eğitim devletin ideolojik aygıtlarından biri, bu bağlamda kimi tarihi olguların saklanması, belki ayrıntıların değiştirilmesi çok yadırganmamalı…
    Kanuni’nin, Yavuz’un ya da diğer yıldızlı padişahların da zaafları, yanlışları olması çok doğal, son Osmanlı padişahı Vahidettin’in de bize öğretildiği gibi korkak, işbirlikçi falan olmadığını, aksine vatansever olduğunu, ülkesini kurtarmak için çırpındığını güvenilir bir tarihçiden okumuştum, ne var ki bu olanaklı değildi…
    Bu arada tarihe ilgim son yıllarda arttı, tarihi kişiliklerin yaşamöykülerini, tarihi olayların betimlemelerini, uygarlıklar tarihini falan okumaya başladım, itiraf edeyim ilk gençlik yıllarımda da tarih okumayı severdim ama masal gibi okurdum tarihi.
    **************************
    İşte zaten tam da bu sebeple yani bizlere öğretilenlerle gerçeklerin arasındaki farklardan dolayı ben kendi adıma en sevdiğim öyküleri alır saklar oldum. Belki de hiçbir zaman gerçeği tam anlamıyla öğrenemeyeceğiz sevgili Tolga.

  8. Bünyamin der ki:

    Tarih benim de çok sevdiğim bir konu. Yeter ki belli dogmatik inanç ve ideolojilere kurban edilmesin. Ve bu kurban etme ne yazıkki bizim de içinde yer aldığımız ortadoğu toplumlarında çok fazla. Batılılar, bizim tarihimizi bizden daha iyi bilir ve nesnellikte çok iyidirler. Hatta tarihi romanlarda bile nesnel tarihi vurgulamak için çok özen gösterirler.
    Yıllar öncesi bir tarihi romanda, Şiilerin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanların, Ömer ve Osman isimlerini hiç sevmediklerini, hatta eşek ve develerine bu isimleri koyduklarını okumuştum. Önceki gün bir arkadaşımın yakını İran da geçirdiği 5 ayı anlatıyordu. Ömer olan ismini bir süreliğine değiştirmiş 🙂
    ****************************
    Benim de en büyük eleştirim buna aslında, sürekli yapılan kahramanlıkların, alınan toprak parçalarının bahsedildiği ve her daim nasıl da büyük bir İmparatorluk olduğumuza vurgu yapan söylemler… Nesnel bakış açısıyla değerlendirme yapılabilseydi eğer ya da olanı yokmuş gibi varsaymasaydık eğer bugün herhalde RTÜK’e bunca şikayet de yağmazdı. Dün okudum gazetede; RTÜK üyelerinden biri açıklama yapmış; “Muhteşem Yüzyıl dizisi çocukların ruh sağlığını bozuyor” diye… Bir çocuğun o saatte ekran karşısında ne işi var bu birrr, ikincisi Kurtlar Vadisi gibi bir dizi yıllarca ekranda ve kimsenin ruh sağlığını bozmuyor da bu dizi mi bozuyor diye sormak geliyor insanın içinden. Ne yaman çelişki!!!
    Söylenebilecek çok şey var, neyse…
    Bahsettiğin anekdot ve her zamanki gibi farklı yorumun için çok teşekkürler… Tarihle ilgili bir yazıda senin gibi tarihi çok seven birinin yorumu olmazsa eksik kalacaktı bu yazı 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir