Dondurma Aşkına

Havalar ısınmaya başladı mı benim küçük çocukluk lügatımda bu;

Okulların tatil olmasına az kaldı,

Kısa ponponlu beyaz çoraplar giyebileceğim siyah önlüğüme tezat,

Yaz tatili ve deniz, kum, güneş, kumdan kaleler,

Verimli yaz tatili geçirmek için yaz tatili kitapları

İstop, yakantop, bombili, gazoz kapağı, mahallenin erkek çocuklarının oluşturduğu futbol takımının tek kız oyuncusu olmak,

Geç kararan hava ve dolayısıyla akşam ezanı okunmadan evde olma zorunluluğunun zaman olarak uzaması,

Bol çeşme suyu ağzımı dayayıp içtiğim,

Yara bere içindeki kollar, bacaklar, bisiklet,

Kavun, karpuz, domates ve alabildiğine DONDURMA!!! demekti.

Aslında en başta yazmalıydım ama en sona sakladım, baharın gelmesi her zaman yazı çağrıştırdığı için bana, ne zaman havalar ısınsa aklıma ilk dondurma gelir. Külahta, farklı renklerde yenilen, üzerine fındık veya çikolata sosu ilave edilebilen, külahlara gül şeklinde dolayıp konulan o meşhur dondurmalar…

Her akşam ailecek yapılan yürüyüşlerin en keyifli anı idi benim için dondurmacının önüne gelmek. Samsun’un meşhur Çiftlik Caddesi’nin yaz uygulaması ile araç trafiğine kapatılıp da tek kamusal alan olma niteliğini taşıyan, İstanbul’un Bağdat, Ankara’nın Tunalıhilmi Caddesi gibi meşhur Çiftlik Caddesi… Ve o caddede birbiri ile sürekli rekabet halinde olan dondurmacılar dizisi. Her akşam farklı birinden alırdık dondurmalarımızı. Annem hep eklerdi; “İki tanesi çocuk için, yarım olsun”. Ne çok üzülürdüm, sinir olurdum bu son cümleye. Nedenini sorguladığımda ise aldığım cevap hep aynıydı; “Boğazlarınız şişer”. Neydi bu boğaz, neresi şişerdi? Sonradan öğrendim o bademcik denilen dondurma düşmanını. Çocukluğum beta mikrobu ile boğuşmakla geçti. Benim bademcikler sürekli mikrop üretir hale geldi. Hem dondurma düşmanı hem de mikrop üretme merkezi. Sonra bir gün, annem o müthiş haberi verdi, bademciklerimin alınması gerekiyordu. Çocuk aklımla nasıl sevinmiştim. Bilmiyordum başıma gelecekleri, benim için tek önemli olan ameliyattan sonra yiyebileceğim sınırsız dondurmaydı. Oysaki ne zor, ne acı verici olmuştu ilk ameliyat deneyimim. Yarım saat süren ama acısı aklıma geldikçe hala boğazımda bir yanma hissettiğim o iki minik et parçası sevgili bademciklerim artık yoktu. Evet yedim, hatta ameliyattan sonra tek yiyebildiğim dondurmaydı, bir hafta boyunca aralıksız yedim. Ama 1 hafta boyunca konuşamamak, derdimi yazarak anlatmaya çalışmak, yutkunamamak, kışın ortasında dondurma yiyebilmenin güzelliğini bile gölgede bırakmıştı.

O günden sonra hiç “Yarım olsun, az olsun” sözcüklerini duymadım annemden. Şu sıralar sadece iç sesim bana “Sade olanından ye daha az kalorili” diyor. Değişen dondurma aşkım değil, miktardaki her daim bir sebepten oluşan kısıtlama.

Share
Bu yazı Yemek Hikayeleri'nden kategorisine gönderilmiş ve , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir