Şöhret’in Bedeli

Hayır, bu şöhret olmanın insanlar üzerindeki etkilerini incelemeye odaklı bir yazı değil, bu çok başka bir Şöhret, içimizden bir öykü, cesaretin, aşkın ve güçlü olmanın öyküsü…

Şöhret, Trabzon’un Sürmene ilçesinin bir köyünde dünyaya geliyor, kalabalık bir ailenin 7. çocuğu olarak. Genç Türkiye Cumhuriyeti kurulalı henüz 4 yıl olmuş. Ülke büyük bir savaşın ardından yorgun ancak inançlı. Uzaklarda bir köyde yaşama merhaba diyen Şöhret, küçük yaşta önce babasını sonra annesini kaybediyor. Yokluk günleri… Atatürk adını yalnızca çay ve fındık tarlalarında oynarken duyuyor ağlayan kadınlardan. Henüz 11 yaşında 1938 yılında. Ülke yasta, Türkiye ağlıyor, Şöhret bilemiyor neden ağladıklarını okula gitmemiş çünkü. Okuma yazma bilmiyor, okul yok köylerinde.

Genç Türkiye büyüyüp geliştikçe Şöhret de büyüyor, alımlı bir genç kız oluyor, en belirgin özelliği al yanakları. İlk gençlik yıllarını sürerken bir gece rüyasında genç bir adam görünüyor, aynı rüyayı tam yedi gece üst üste görüyor aynı şekilde. “Ben Ali’nin oğluyum, senin için geldim ve şurdaki elma ağacının altında bekliyorum seni, 20 gün say, 21. gün ben orada olacağım” diyor rüyasındaki genç adam. 7 gecenin sonunda aynı rüya ile şaşkına dönen Şöhret başlıyor saymaya 21. gün ne yapıp ne edip o elma ağacanın altında olmalıyım diyor. Aynı köyde yaşayan ancak birbirlerini daha önce hiç görmemiş ve hiç tanımayan Ali’nin oğlu İsmail de aynı geceler de bir genç kız görüyor rüyasında; “20 gün say, 21. gün elma ağacının altında seni bekliyor olacağım” diyor genç kız. 20 gün sayan genç adam da 21. gün elma ağacının altında buluyor kendini ve ilk kez birbirlerini gören iki genç şaşkınlıktan konuşamıyor, o yıllarda aşkın sınırsızca yaşanamadığı eski alışkanlıklardan olsa gerek tek kelime edemiyorlar, sadece gözleri birbirleriyle konuşuyor ve bu da kafi geliyor aralarındaki o inanılmaz bağın ve aşkın başlamasına. 7 yıl boyunca birbirlerini bekliyor, herbiri diğeri için saklıyor kendini. Kaçamak bakışmalarla, çeşme başından su taşırken görülen anlık göz temaslarıyla, gözleri ile ant içiyorlar birbirlerine “Bekle beni” diye.  7 yılın bitimine yakın ailesi Şöhret’i başka biri ile evlendirmeye kalkışıyor, hiç düşünmeden tereddütsüzce kaçıyor Şöhret, sevdiği adamın evine yol alıyor. Dile getirilmemiş de olsa biliyor onun da kendisini beklediğini ve bundan emin. Genç adamın ailesi de başta çekiniyor, istemiyor ama gelmiş kız bir kere, geri çevrilemez o yıllarda. Alelacele evleniyorlar, çok mutlular. Henüz 18 yaşında olan iki genç, aşklarını evlilikle bütünleyip sadece gözleriyle değil kalpleri ile de konuşmaya başlıyorlar. Dilekolay 7 yıl bekliyorlar birbirlerini  aynı anda birbirlerine göründükleri o rüyadan sonra.

Aşklarının ilk meyvesi oğulları dünyaya geliyor, yıl 1946, 4 yıl sonra bir kızları ve 1 yıl sonra bir kızları daha oluyor. Beklemenin sonu yok oysaki, bu kez de genç adam çalışmak, ailesini geçindirmek ve ileride çocuklarını da yanına alıp köye göre büyük bir şehirde onları yetiştirmek istiyor, Trabzon’a gidiyor, Tekel Fabrikasında işe başlıyor, gocunmadan yorulmadan çalışıyor. “Ahh bir de özlem olmasa” diyor. Diğer tarafta Şöhret çocukları ile birlikte her yılın 1 ayında yıllık izne gelen aşkını beklemeye başlıyor. O geldiğinde ev bayram yerine dönüşüyor. 8 yıl boyu çalıştığı Trabzon’dan sadece her yıl 1 ay gelebildiği için 8 yılda sadece 8 ay görebiliyor çocuklarını ve Şöhret’ini. 1953 yılında yine büyük bir heyecanla eşine ve çocuklarına koşuyor genç adam, bir daha dönememecesine. Amacı ailesini de yanına alarak Trabzon’da yeni bir yaşam kurmak ama askerdeyken yakalandığı hastalık yine tekrarlıyor. Korkunç başağrıları ile giderek ilerliyor ve menenjit denen o illet hastalık henüz 26 yaşında iken, oğlu 7, kızları 3 ve 2 yaşında iken  ayırıyor onları bir daha bir araya gelememecesine… Köylerinin yolu olmadığı için diğer köye Asu deresini sal ile geçerek oradan da karayolu ile götürebiliyorlar genç adamı Trabzon’a hastaneye.  Geç kalınıyor ve Trabzon’da hayata veda ediyor Şöhret’in biricik aşkı. Ölürken bile elini tutamıyor Şöhret, köyde gelecek iyi haberleri beklerken bir salın içinde aşkının cansız bedeni geliyor. Asu deresinin sularına karışıyor gözyaşları.

Bir rivayete göre ölüp de Tanrı katına çıktığımızda Tanrı bize yaşamımızı nasıl geçirdiğimizi soracakmış. Şöhret’in tek cevabı olurdu bu soruya, beklemek, beklemek yine beklemek… Hep bekliyor, özlüyor aşkını, onun yokluğunda çocuklarının sevgisiyle kendini avutan güzel Şöhret bu acıyı dindiremiyor yüreğinde, içi yangın yeri..

Hiç bitmeyen acısının üzerine yeniden evlendirmeyi istiyorlar onu perişanlık çekmesinler diye. Karadeniz kadınlarına özgü güçlü, mağrur duruşuyla karşı çıkıyor bunlara “Kimseye muhtaç değilim” diyor ve karar veriyor; eşinin kendisi ve çocukları için sunmayı düşlediği geleceği o yoksa da tek başına başarmaya, onları iyi yetiştirip okutmaya… Oğlunun elinden tutarak Samsun’da alıyor soluğu, hiç okuma yazma bilmeyen Şöhret kendine olan inancı ve gücü ile Tekel fabrika müdürünün karşısına çıkıyor. Hangi kapıyı çalsa olumlu cevap alamıyor, eşinin yerine orada çalışmak istemesine kimseler kulak asmıyor, yılmıyor, duyuyor ki bakan ziyarete gelecekmiş fabrikayı. Bekliyor oğlu ile.

Türkiye çok partili sisteme geçişin emekleme aşamasında, çok büyük halk desteğiyle iktidar olan Demokrat Parti yılları, yıl 1954… Demokrat Partili bakanın kaldığı yere gidiyor, elinde okuma yazma bilen yakınlarının yazdığı dilekçe ile. Bakanı görmek istediğini söyleyen Şöhret’i kapıdaki görevli tersliyor, Şöhret o dik duruşu ile ile direniyor, içeriden sesleri duyan Bakan dilekçeyi okuyor ve “Yarın Samsun’a gelecek olan Tekel Genel Müdürü’ne benim gönderdiğimi söyle” diyor. Ertesi gün Şöhret o zamanki adı ile Reji (Sigara Fabrikası’nın) önünde Genel Müdürün görünmesiyle birlikte kendini oğluyla birlikte onun önüne atıyor, kendine özgü Karadeniz şivesiyle anlatıyor derdini, Müdür dinliyor, o sadece çocuklarını iyi yetiştirmek isteyen ve geçinebilmek, orada yaşayabilmek için iş isteyen genç dul bir kadın. Bir dönüm noktası oluyor hayatlarında Şöhret’in bu cesur girişimi. Ve başlıyor işe, yakın akrabalarının yanında bir odadan bozma bir eve yerleşiyor oğlu ile. İlk uygun zamanda gidip kızlarını alıp geliyor Samsun’a yeniden. O kadar küçük bir evde yaşıyorlar ki gece yere yatak sermek için gündüz kurdukları sobayı kaldırmaları gerekiyor. Çocuklarının hepsi bir araya geldiğinde ilk işi onları okula yazdırmak oluyor. 3. sınıfı bitiren oğlunun başarısını öğretmeni farkediyor ve yatılı okuması için onu Darüşşafaka’nın sınavına sokuyor. Şöhret göze alıyor ilk göz ağrısından ayrı kalmayı onun geleceği için. Henüz 12 yaşında olan oğlunu tek başına Samsun limanından vapura bindirirken İstanbul’a doğru daha bir başka ağlıyor Şöhret, 17 Eylül 1961 tarihinde. Hiç unutamıyor Türkiye tarihine bir utanç olarak geçecek o geceyi, Adnan Menderes’in idamını. Hem ona hem giden oğluna ağlıyor, içine kor gibi akıyor gözyaşları…

Tekel’de çalıştığı günlerde dul kadın olmanın olumsuzluklarını da yaşıyor. Ellerini ıslatıp acaba allık mı kendi yanaklarının alı mı diye bakan kadınlara da alışıyor zamanla. Her daim gençliğini ve güzelliğini farkedenler tarafından rahatsız da edilse kendi başına yine kendi gücüyle onlara da karşı geliyor, hiç alttan alan taraf olmuyor. Tek isteği çalışıp çocuklarına iyi bir gelecek hazırlayabilmek. Gocunmuyor çocuklarının başkalarının küçülen giysilerini giymelerinden, oğlunun yazları su satmasından, kızlarının konfeksiyon atölyesinde çalışmalarından. Kendine yaklaşmaya çalışan her erkeğe içindeki büyük aşka sahip çıkarcasına bir duvar örüyor, hatta ısrarcı olanlar ayağındaki takunyalardan nasiplerini alıyorlar. “Erkek kadın” diyorlar Şöhret’e, kimseden çekinmiyor, haksızlığa tahammül edemiyor, başkalarının haksızlıklarını da üstleniyor, onların da tercümanı oluyor işyerinde. Her olayda cesurca öne çıkıyor. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor sözünü kendine ilke ediniyor ve nihayet kendine belki emekli olunca üzerinde kendime bahçeli bir ev yaptırabilirim diye küçük bir arsa satın alıyor biriktirdikleriyle. Aradan geçen yıllarda çocukları okumaya devam ediyorlar ve oğlu ileride çok başarılı bir bürokrat oluyor, kızları da onun isteği üzerine öğretmen oluyorlar, “Ben okuyamadım siz çocuklara okuma öğretin” diyor.

Ardı ardına evlendiriyor çocuklarını, torunlara karışıyor, yine yalnızlığıyla başbaşa… Hiç unutamıyor büyük aşkını, evinin baş köşesindeki onun fotoğrafını hiç indirmiyor. Emekli olunca aldığı arsanın üzerine hayalindeki gibi bahçeli ev yaptırıyor ve yalnız yaşıyor. Tüm işlerini kendisi halledip yine kimseye muhtaç olmadan hayat mücadelesini, acıları ayrılıkları taşıyor omuzlarında. Bedeni ise yavaş yavaş isyan etmeye başlıyor tüm bu olanlara, baş gösteren hastalıklar, 2 kez kalp ameliyatı, göğüs kanseri ve felç ardı ardına geliyor, yaşlanıyor  Şöhret.

Çocukları ve torunları onu yalnız bırakmak istemiyor, o ise kimsenin yanında kendini rahat hissedemediği için evim de evim diyor. Yıllarca hayalini kurduğu kendi evinde, düzeninde mutlu. Bakıcıların biri geliyor, diğeri gidiyor, uzlaşamıyor Şöhret. Çocuklarımı okuttum meslek sahibi oldular ama ben hayattayken de onlara maddi birşeyler  bırakabileyim düşüncesiyle tek katlı bahçeli evinin yerine 5 katlı bir apartman yaptırıyor. Ve paylaştırıyor evleri. Yorgun düşüyor artık Şöhret, hastalıklarla ve hayatla geçen mücadelesinin ardından. Ölmeyi diler oluyor Tanrı’dan, başkalarının bakımına muhtaç olma fikri yaralıyor onu. Herkesten gizli bir kenarda para biriktirmeye çalışıyor; son yolculuğu için.

 

 

 

Samsun’daki İlk Yıllar, Şöhret Çocukları İle

 

 

 

 

Şöhret, 70 yaşında, uzun boyu, al yanakları, güçlü, cesur benliğiyle bir sabah uyanmıyor uykusundan. Rüyalarında çok nadir gördüğü büyük aşkını görüyor belki de son rüyasında, son kez…

Yazanın Notu:

Bir sabah ağlayarak uyandı anneannem, ne oldu diye sorduğumda, rüyasında dedemi gördüğünü ve o gün onun ölüm yıldönümü olduğunu söylemişti. 40 yıl öncesiydi dedemin öldüğü gün. Anneannemin verdiği cevap bugün bile gözlerimin yaşlanmasına neden olur: “Bu sevgi, bu aşk 40 yıldır toprağa girmedi”

Şöhret, sevgili biricik anneannem, seni çok özlüyorum. Sana özgü şivenle, enteresan benzetmelerinle, çocukken benim de elimden tutup katıldığın okuma-yazma kurslarındaki çabalarınla, televizyonda haber programları merakınla, horon tepmenle anımsıyorum seni hep. Öğrencilik yıllarımda ne zaman Samsun’a gidip seni ziyaret etsem okulu ne zaman bitireceğimi sorar ve ardından bir gazeteci olarak beni ne zaman ekranlarda görebileceğini merak ederdin. Bu hiç olmadı belki ama bugün burda seni anlatmak, seni paylaşmak ve dedemle senin büyük aşkını burdan sonsuzluğa ulaştırmak çok özel benim için. Şu an yaşadığımız evde senin yıllarca çalışmanın ve birikimlerinin payı olduğunu düşündükçe sana olan minnetim artıyor, seni örnek alıyor ve senin gibi güçlü, hayatta her istediğini elde edebilen biri olmayı diliyorum kendim için. Eski bir inanışa göre insanlar dünyaya eşleri ile birlikte geliyorlarmış ve sonra 2’ye ayrılıyorlarmış, bizim bütün hayatımız doğuşta bizden ayrılan diğer yarımızı bulmakla geçiyormuş, hep bunun içinmiş tüm çabalar.  Bir elmanın 2 yarısı misali… Senin diğer yarını çok önceden farkedip bulduğunu ancak malesef çok erken yitirdiğini biliyorum, başka bir yarın olamazdı zaten. Ve eminim ki şimdilerde yeniden birbirinizi tamamlıyorsunuzdur. 

(Ne garip bu yazıyı tamamlayacak son cümleyi bulamadım, kurduğum tüm cümleler yetersiz kaldı)

 

 

                                             Son Fotoğraf / 1997

 

Share
Bu yazı Canım Ailem kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Şöhret’in Bedeli için 15 cevap

  1. Handuşka der ki:

    Canım bu yaşanmış en güzel hikayelerden biri zaten o rüya olayı inanılmaz :))
    şimdi böyle candan sevgiler bulmak zor tabi mutlaka istisnalar var ama…
    şu bir gerçeki dünyadaki en güzel sevgi ANA SEVGİSİ…

  2. Tolga Acar der ki:

    Okurken kurmaca olduğunu düşündüm bu etkileyici öykünün.
    Gerçekten de kalmadı böyle aşklar Nihan ya da biz görmüyor, duymuyoruz. Anneannenle dedenin aynı rüyayı görmüş olmaları ve bunun sonucunda yaşanan olaylar inanılmaz.
    Anneannen tam bir cumhuriyet hanımefendisiymiş bence.
    Güzel bir biçemin(Emin ÖZDEMİR Hocamızın kulakları çınlasın) var. Bence yazmaya devam et Nihan.

  3. Hande der ki:

    Bana anlattiginda hikaye gibi dinlemistim bu ask hikayesini,simdi satirlarda hayat buldu…

    Okudugumda ne kadar sansli oldugunu gordum.Boyle anilarin ve anneannen oldugu icin…

    Tekrar nur icinde yatsin

  4. Elif der ki:

    Canım arkadaşım ne güzel anlatmışsın ellerine sağlık…
    İçimi titreten bu hikayeyi galiba 94 yazında annenden dinlemiş ve gözyaşlarımı tutamamıştım. O günden beri konu ne zaman eski aşklardan açılsa, gözümde anneannen ve dedenin elma ağacının yanında buluşma görüntüsü canlanır. Belki zor bir hayatı olmuş ama hayatının aşkını bulabildiği için ben anneannenin şanslı olduğunu düşünüyorum. Anneanneni tanıdığım için de kendimi şanslı hissediyorum.
    Yazlıkta geceleri sesimizden uyanıp söylenmesini ve sabahın erken saatinde bahçeden domates toplayışını, üniversite sınavının taban ve tavan puanlarına kadar fikir sahibi oluşunu hiç unutmadım.
    Nur içinde yatsın…

  5. Berkay der ki:

    Nur icinde yatsin, cok ozledim.
    Soyle bir kizsin bagirsin bize, sonra eskilerden bahsetsin, huysuzluk yapsin, sonra benim sevdigim yemeklerinden yapsin, bize dua etsin, arka odasinda top oynayalim, tepinelim, ilaclarini goturelim, birlikte tv izleyelim, izledigi dizilerdeki oyunculara isimler taksin, kendi sivesi ile konussun, aile soy agacini cikaralim, tanimadigimiz akrabalari aratsin bize, sirtimi kasisin saatlerce usanmadan, yatagina yatsin, huzur icinde yatsin…

  6. Abisi der ki:

    Sonunda okudum işte hemşirem. Şu anda ekranı net göremiyorum, gözlerim doldu çünkü… Yahu insan bildiği şeyleri okurken bu kadar duygulanır mı ? eee.bu da yazının “yazarın” gücü olsa gerek…
    Hey gidi hacı Şöhret!

    (şimdi hemen resim DVD’lerimi döküyorum ve şu aile resmini buluyorum Nihancıım )

  7. Nazan der ki:

    Dik durmak

    Atayolu sokak, 95 yılı.
    Uzundur hikayesini dinlediğim yaşlı bir çınar ile tanışmanın telaşıyla hafıza kayda başlamış durumda.
    İlk dikkatimi çeken merakla bakan gözleri taşıyan omurganın yorgunluğu. Vurgulu ve şiveli konusmasıyla odayı dolduran tipik karadenizli kadın. Dik duran, sert basan, tuttuğunu koparan. Önemli bir ayrıntı “dik duruş”un kudreti omurgadan değil yürekten geliyor. Dile kolay yarım asırlık bir sevda öyküsü…

    Hafızamdaki “ŞÖHRET” imgesini yeniden canlandıran anlatım diline ve ellerine sağlık.

    Not: Şöhret’in hikayesini umarım blogla sınırlı tutmayacaksın????????

    -Şöhreti görmeye nail olmuş malum zat –

  8. Dayın der ki:

    Sevgili Nihan,
    Nihayet tüm yazıyı okuyabildim,tabi göz yaşlarıyla.Çok zaman bizim hikayemizi yazmayı düşündüm.Onun ve çocuklarının neler çektiğini,bu inanılmaz ailenin nelerin üstesinden geldiğini,ailenin her bireyinin destansı hayat öykülerini, o ulu çınarın büyüklük ve koruyuculuğunu hissettirerek yazmayı pek çok kez tasarladım ,bazı tespitler ve araştırmalar bile yaptım ama vazgeçtim,çünkü annemin yokluğunu hala kabul edebilmiş değilim,kısacası yazamadım.
    Sen onun sevgili torunu,bu muhteşem hikayeye başlangıç yapmakla çok büyük bir iş yaptın.Öylesine duygu dolu abartısız sözcükler kullanmışsınki ağlamadan okumam mümkün olmadı.Bana da cesaret verdin diyebilirim,belki ilerde(henüz değil) yazabilirim.
    Şöhret’in o çekirdek ailesinin yaşayan en büyüğü olan ben, dayın,seni kutluyorum,her konuda “yazma”ya,denemeye devam etmeni istiyorum.Bu işten biraz anlayan biri olarak,sende ışık görüyorum.Güzel gözlerinden öpüyorum.

  9. Merhaba sevgili Nihan.. “kan çekti” derler hani.. onun gibi!Benim sayfamı bulmasan, oraya çok dikkatimi çeken o düzgün yorumu yazmasan ben belki de bu muhteşem anlatımdan mahrum kalacaktım..
    Seni kendime çok yakın hissetmemin çok önemli iki nedeni var.. Birincisi benim de Samsun’lu oluşum.. İkincisi hayatta en sevdiğim ismin Nihan oluşu!
    “Rum kilisesinden bozma ev” başlığı ile yazdığım yazı, şehrimin o çok bilinen kilisesinin civarında geçmekte..
    Seni kutlarım.. Dualarla anılmasına sebep olduğun “Şöhret”‘in, ona lâyık bir torunu olduğunu isbatladığın için..

  10. Bu yazın için “eline sağlık” veya
    “tebrikler” filan demiyorum.
    Sadece üzerine düşen bir ödevi yerine getirmişsin.
    Böyle bir Şöhret’i yazmasaydın çok büyük vebalin olurdu.
    Kıytırık şöhretler için nice matbuatın harcandığı bu ülkede;
    asıl böyle şöhretler yazılmalı, anlatılmalı, ölümsüz kılınmalı.
    Hem de genlerini taşıyanlar tarafından yazılmalı.

    Fotoğraflarda dikkatimi çeken; elma yanakların altındaki kemik yapısı oldu.
    Hemingway i hatırladım.
    Belirgin çene yapısı,
    torunlarına kadar geçen Ernest Hemingway’i…

  11. Deniz Meşeli der ki:

    Ne yaptin nihan sen?

    Nihancim ne yaptin sen yaaa? ajansta yazını okurken göz yaşlarımı tutamadım. Ne kadar güzel anlatmışsın, ne kadar duygu dolu anlatmışsın. Değerli Anneannenin bu dünyaya veda ettiği günü hatırlıyorum. Nilüfer de hiç unutamaz o acı günü. Senin nasıl yıkıldığını. Hatta bizde Nilüfer’in o gün okulun önünde çektiği bir fotografın var.
    Albümümüze baktığımız zaman o fotografını her gördüğümüzde Nilüfer, “işte o gün” der… ve ekler “Nihan’ı hiçbir zaman öyle görmemiştim.”

  12. Akrepburcu58 der ki:

    Nihan Hanım, inanın yazınızı tüylerim diken diken okudum. Öyle bir anneannenin elbette sizin gibi bir torunu olurdu. Nur içinde yatsın inşallah.

  13. Antartika der ki:

    Sevgili Nihan’cığım esrarengiz, doğaüstü olaylara inanmayanlar bu anının okuyunca eminim fikirlerini değiştireceklerdir, bazı rüyaların çıktığını ben kendimden de biliyorum ama rahmetli anneannenin rüyası hem de 7 kez üstüste görmesi tam bir doğaüstü olay! Yaşadığı aşk ise ancak filmlerde rastlanacak türden, ama bir şey diyeyim mi, ona üzülmemelisin, bu kadar olağanüstü bir aşk yaşamış olmasına sevinmelisin, kaç kişiye nasip olur ki, anneanneciğinin ruhu şad olsun, şimdi eminim o sevdiği eşiyle çok mutludur…
    sevgilerimle arkadaşım…

  14. Benduras der ki:

    Yüreğinizde yıllarca yaşadıgınız sevdanızı şimdi cennet bahçelerine yaşadıgı-
    nıza eminim.Yine sessizce gözgöze gelip birbirinize çok şey anlatıgınızı düşünü-
    yorum hep.Allah Şöhret’in sevdasından herkeze nasip etsin…
    Sevgili arkadaşım pazar günü beni ağlattın yaaa.Allah gani gani rahmet eylesin.İşte bizim kadınımız bu Anamız,Ninemiz bu..Bunlar gibi olabilmek sanırım
    toplumumuzdaki birçok problemi de çözecektir.
    Ben o emaili yayımladım bir örnek teşkiletsin ve anneler babalar çocuklarına
    dışarıdaki tehlikelerden bahsetsinler.Bir kıvılcım olsun yani.
    Ah sevgili Nihansum merhametten maraz dogar derler ya.Biz niye bu hale geldik bilmiyorum.Medya bizim degerlerimizi yıktı diye düşünüyorum.
    Selam sevgi ve güzel pazar günü dileklerimle iyi haftalar da diliyorum.

  15. Tees der ki:

    Yorumunuzbu güzel yazıların içinde kaybolurken bu yazıya yorum bırakmak geldi içimdem okumuştum birkere daha okudum…günlük hayatın meşakkatleri zamanla birlik olup insana herşeyi unutturabiliyor,duygularımı veya düşüncelerimi dile getirme konusunda başarılı değilimdir ama insan zaman zaman kötü de olsa hatırlamak istiyor,unutmamak için arada yazmaya çalışıyorum… Rabbim sizlere göstermesin,güzel günler görün ve sevgiyle yaşayın….iyi akşamlar..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir